29 Haziran 2015 Pazartesi

Aslında Hepimizin Bir Dolu Mavisi Var...


Özge Uzun’u bundan belki 2 sene önce rastgele televizyon izlerken bir kanalda yaptığı röportajında gördüm ilk... Oğlu Dağhan’dan ve bu süreçte yaşadıklarından bahsediyordu. Aslında tam olarak Dağhan’dan da bahsetmiyordu. Türlü sıkıntılı süreçten geçen annelerden, eğitim verilen yerlerin azlığından bahsediyordu. Bir okula gidildiği anda ‘’Çocuğunuz zarar verir mi diğer çocuklara?’’ tarzında sorularla karşılaşan aileleri, bunun karşılığında da aslında özel durumlu bu çocukların ailelerinin ‘’Acaba diğer çocuklar benim çocuğuma zarar verir mi?’’ diye endişelendiğini anlatıyordu. Direk Dağhan ile ilgili bir soru yöneltti röportajı yapan kişi. ‘’Dağhan’ın yanında bunları konuşamam, Dağhan ne konuştuğumuzu anlıyor.’’ dedi Özge Uzun. Kızgın değildi bunu söylerken tam aksine o zaman tam olarak anlamlandıramadığım bir ‘’Gurur’’ vardı oğluna karşı duyduğu… Dediğim gibi 2 sene önceydi o yüzden bir kısmını eksik bir kısmını fazla hatırlıyorum belki. Ancak emin olduğum bir şey var ki o gün bu 2-3 dakikalık görüntüleri izledikten sonra hiç aklımdan çıkmadı bu anne.

Ben Efe’nin koliğiyle, diş çıkarmalarıyla, uyumamalarıyla uğraşıp kendimi depresyondan depresyona sürüklerken bu denli güçlü duruş sergileyen bu kadına hayranlık duymamak elde değildi.

Bir kaç ay önce ancak bir fırsat buldum ve hemen siparişimi verdim. ‘’Sizin Hiç Maviniz Var Mı?’’ kitabını okumak, bir kaç dakika içerisinde bu denli güçlü olduğuna emin olduğum bu kadının,bu annenin hayatını onun satırlarından okumak için can atıyordum. Gerçekten de bir çırpıda okudum kitabını. Bir çok duyguyu bir anda hissettim okurken. Hüzünlendim, kızdım, şaşırdım, mutlu oldum hatta kahkaha attığım satırlar bile oldu… Hissetmediğim tek duyguysa ‘’ah ah vah vah’’ duygusuydu. Yaşadığı bu sürpriz sürece karşı ‘’Ah’’ demeyen, bunun yerine en büyük sürprizin onu seçmiş olan bu canı en doğru şekilde yetiştirmek olduğuna inanan bu kadına üzülmek benim harcım mıydı?

Bu yazıyı uzun süredir yazmayı düşünüp bir türlü bilgisayarın başına oturamamıştım ta ki düne kadar. Dün akşam Efe’yi uyuturken türlü çığlıklar, tepinmeler eşliğinde güç bela geçtik yatağımıza. Her şey iyi yoluna girdi uyku saati geldi derken Efe tam elmacık kemiğime kafa attı.! Evet kafa attı! Gözlerimin önünde 100 tane yıldız dönmeye başladı. İnsan doğası canı yandığında refleks gösteriyor ister istemez; ancak çocuğun olunca bir tık engelleyebiliyorsun o refleksi. Normalde başka biri bana böyle bir şey yapsa istemsiz veya istemli olarak bir tane vururdum elbet, yalan yok. Kendimi tuttum derin bir nefes aldım; ancak engelleyemedim bas bas bağırdım Efe’ye. ‘’Nasıl bir çocuksun sen?’’ dedim sonra da ‘’Neden normal davranmıyorsun?’’ diye de ekledim. Bunu dememle kapıyı kapatıp yan odaya kaçmam bir oldu tabii.. Nasıl çıktı ağzımdan böyle bir söz? Nasıl dedim çocuğuma böyle  bir şey? Sonra düşünceler başladı elbet… Herkesin aynı süreçlerden geçtiği düşüncesi. Kimilerinin de benim kırk yılın başında yaşadığım bu durumu aslında her gün tecrübe ettiği… Ve tabii Özge Uzun geldi hemen aklıma. Dağhan’ın çığlıklarını,çimdiklerini,tekmelerini anlattığı o süreçler. Bunlar Dağhan’ı normal dışında bir çocuk yapmıyordu ki! Onun özelliği içerisinde verdiği özel tepkilerdi bunlar ve bizim anneler olarak ‘’özel’’ olmaya en yaklaştığımız anların aslında onların bu süreçlerinde sakince ayaklarımız üzerinde durabildiğimiz gerçeği…

‘’Bir masa. Saçı dağılmış bir anne, şortlu bir baba. Bir spiderman bir de balerin. Ağızlarında menemen…. Ve ben çocuklarıma bakıp şükrediyorum.’’

Bu Özge Uzun’un satırları kitaptan.

Sanmayın ki yaşamış bunu hayır bu onun hayali…

Benim ve bir çok anneninse gerçeği…

Farklılıksa bizim dağınık saçlara çok takılmamız… Takılırken de anı sürekli kaçırmamız.

Aslında bu cümlede tek bir gerçek var bence, o da ‘’Şükretmek!’’

 

Kalemine sağlık Özge Uzun,

 

Paylasananne




 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder